4 Mayıs 2009 Pazartesi

KÜÇÜCÜK BİR EVİM OLSUN......

D İ L E K
Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bütün bunlar benim öz mal
ım olsa.

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde kitaplar
ım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın
Bu kad
ın karım olsa!

Nerde, hangi
şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufac
ık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi
şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplar
ım olsun,
Beni paras
ız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!


CEVDET KUDRET SOLOK

MUTLULUK, PAYLAŞILDIKÇA ARTAR.......

Hepimizin hayatında olduğu gibi benim hayatımda da yaşadıklarını abartıyla anlatan insanlar var. Coşkulu, heyecanlı, düş gücü yüksek insanlardır bunlar. Yaşadıklarını abartıyla anlatmaları bazılarını rahatsız eder ama ben renkli bulurum onları. Ne fark ederki, ha bir roman okumuşum ha böyle bir insanı dinlemişim. Üstelik onlar çok da güzel anlatırlar, eskilerin masalcı dedeleri, nineleri gibi... ve de amaçları daha fazla sevilmek olsa bile girdikleri ortamlarda ağızlarına bakar insanlar. Onlar gelmeden önce sakin,suskun olan ortam birden canlanır, hareketlenir ve mutluluk dolar... İşte böyle birinin öyküsü;

İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar.
Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin
veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.
Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta
ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini,
evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri
anlatırlardı birbirlerine.
Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin
verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak
geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki
renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve
kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.
Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol
kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin
silueti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken,
odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem
manzarayı hayalinde canlandırırdı.
Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir
şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile
hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere
kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda,
huzur içinde ölmüştü.

Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin
kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu.
Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat
olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.
Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki
dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.
Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.
Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen
Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki
duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar

ise iki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.


1 Mayıs 2009 Cuma

MİLLİE'NİN ANNESİNİN KIRMIZI ELBİSESİ......

Tavuk Suyuna çorba/2. Porsiyon adlı kitaptan
bir Carol Lynn Pearson öyküsü

Kırmızı elbisesi gardrobunda asılıydı,
Annem ölürken,
O tüm yaşamı boyunca giydiği,
Dizi dizi koyu renkli, eski elbiselerin yanında
Adeta sırıtıyordu.
Beni çağırmışlardı
Ve annemi gördüğüm anda
Çok fazla ömrünün kalmadığını anlamıştım.
Kırmızı elbiseyi görünce ,ona
"Anneciğim, ne kadar güzel bir elbise bu böyle!" dedim.
"Hiç üzerinde görmemiştim"
"Hiç giymedim ki " dedi usulca.

"Otur yanıma Millie,
Eğer ölmeden önce başarabilirsem
Sana bir ders vermek istiyorum."
Yatağın kenarına ilişiverdim.
Annem derin bir soluk aldı,
Hiç tahmin edemeyeceğim kadar derin bir soluk.
"Çok fazla vaktim kalmadı ama,
Artık bazı şeyleri görebiliyorum,
Size hep iyi şeyler öğrettiğime inanırken,çok yanlış şeyler
öğrettiğimi farkettim."
"O nasıl söz öyle anneciğim ?"
"Öyle,her zaman , iyi bir kadının
Asla önce kendisini düşünmemesi gerektiğine inandım,
Hep başkalarını düşünmeliydim kendimden önce.
Onun, bunun, her zaman
Herkesin isteklerini yerine getirmeliydim,
Benim isteklerimse, başkalarının isteklerinin altında
ezilip kaldı hep.
Belki günün birinde benim isteklerim de gerçekleşirdi.
Ama o gün hiç gelmedi.
Tüm yaşamım böyle geçti, fedakarlıklarla.
Baban için, erkek kardeşlerin ve kız kardeşlerin için, senin için yaptığım
fedakarlıklarla."
"Evet , anneciğim, bir annenin yapabileceği her şeyi yaptın.
"Ah, Millie ah, ne senin için,
Ne de onlar için yaptıklarımın bir yararı olmadı.
Anlamıyor musun?
Sizlere hataların en kötüsünü yaptım.
Kendim için hiçbir zaman hiçbir şey istemedim.!"
"Baban şimdi yan odada,
Öfkeyle duvarlara bakıyor.
Doktor ona öleceğimi söyleyince,
Yanıma geldi ve ölmeden önce öldürdü beni.
"Ölemezsin, beni işitiyor musun?
Bana ne olacak sen ölünce?."....
Evet, çok zor olacak , biliyorum.
Mutfakta tavanın bile nerede olduğunu bilmez , biliyorsun."
"Ve sizler, çocuklarım,
Her zaman, hepinize koştum.
Haftanın yedi günü
Evde ilk uyanan, son yatan hep ben oldum.
Yanık ekmekleri ve en küçük çöreği hep ben yedim."
"Şimdi erkek kardeşlerinin
Eşlerine nasıl davrandıklarını görüyorum
Ve hasta oluyorum, çünkü onlara
Eşlerine böyle davranmayı ben öğrettim.
Onlar da iyi öğrendiler.
Bir kadının verici olmaktan öte bir görevinin olmadığını,
Hatta bir kadının verici olmazsa, var olmadığını öğrendiler.
Biriktirdiğim her kuruşu,
Giysilerinize, kitaplarınıza harcadım,
Çoğu zaman gereksiz bile olsa.
Yaşamımda bir kez bile , alışverişe çıkıp,
Kendime güzel bir şey satın almadım.
"Sadece geçen yıl, gördüğün o kırmızı elbiseyi aldım.
Sakladığım bir yirmi dolarım vardı.
Tam çamaşır makinesini tamir ettiririm o parayla derken,
Eve o koskoca paketle döndüm o gün.
Baban çok üzdü, yıktı o gün beni.
"Böyle bir elbiseyi nereye giyeceksin ki?
Operaya mı gideceksin yoksa?
Sanırım haklıydı. O elbiseyi hiç giymedim,
Mağazada denemek için giymekten başka.
"Ah Millie, eğer bu dünyada kendini düşünmezsen,
Öbür dünyada mutlu olunur sanırdım.
Ama artık inanmıyorum buna.
Bence Tanrı, isteklerimizi bu dünyada
Ve şimdi gerçekleştirmemeizi istiyor bizden.
"Millie, şimdi bir mucize olsa
Ve bu yataktan kalkabilsem,annen çok farklı bir insan olurdu.
Ama ben sıramı böyle savdım.
Belki zor olurdu öğrenmem,
Ama öğrenirdim Millie, ÖĞRENİRDİM!"

Kırmızı elbisesi gardrobunda asılıydı,
Annem ölürken,
O tüm yaşamı boyunca giydiği,
Dizi dizi koyu renkli, eski elbiselerinin yanında
Adeta sırıtıyordu.
Annemin bana son sözleri şunlar oldu;
"Millie, benim yolumdan gitme
Ve beni gururlandır.
Söz ver bana."

Anneme söz verdim.
Annemse sırasını savdı
Ve son nefesini verdi.

Buna benzer pek çok şey okumuşuzdur. Hemen hepsi de yaşamı ertelemememiz gerektiğini ve her günü yaşamın son günü gibi yaşarsak, yaşama anlam katacağımızdan söz eder. Ben bunu okurken çok sevdiğim bir dostumu hatırladım. Yirmi yıllık evliliğini ihanet nedeni ile bitirme noktasındayken yanındaydım ve ağlıyordu. "Biliyor musun?" dedi, "Ben niye ağlıyorum?"
"Yirmi yıldır hemen hergün pilav yaptım, evdekiler seviyor diye.Kimi gün şehriyeli, kimi gün domatesli, kimi gün bulgur. Bir tek gün bile sade pilav pişirmedim. Oysa benim en sevdiğim sade pilavdı".........

Ömür dediğin bir gündür
O da bugündür.
Can YÜCEL

29 Nisan 2009 Çarşamba

SAHİP OLDUĞUN TEK ŞEY ÇEKİÇSE, HERŞEYİ ÇİVİ OLARAK GÖRÜRSÜN.....

Hep çok hayret etmişimdir. Birileri ile beraberken (eş, dost, arkadaş, akraba farketmez) bir olay olur ve sonra onu yeni gelen birisine anlatmanız gerekir. Anlatırken aynı olayı yaşamış insanlar hep farklı anlatırlar. Ya da bir film seyretmişsinizdir ve onu anlatırsınız ama her kafadan bir ses çıkar ve farklı farklı anlatılır. Herkes kendi önem verdiği değerler üzerinden anlatır. Algılar, değerler, değer yargıları farklı olduğu için de anlatımlar farklı olur. Konu ile gelen güzel bir öykü;

Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri kızılderilidir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçilerin, araçlarının çıkardığı gürültü ve araçların korna sesleri arasında ilerlerken , kızılderili kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya başlar. Arkadaşları bu gürültüde arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler........

Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya devam eder.

Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı Kızılderiliye
- "Senin insanüstü güçlerin var! Bu sesi nasıl duydun ?" diye sorar.

Kızılderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler. Kaldırıma geçerler ve kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar kızılderili arkadaşına dönerek;
- "Gördün mü? Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir.
Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin..." der.

28 Nisan 2009 Salı

ÖMÜR DEDİĞİN BİR GÜNDÜR... O DA BUGÜNDÜR....





F A R K E T M E L İ İ N S A N


Bir damlacık Sudan
nasıl yaratıldığını fark etmeli.


Anne karnına sığarken
dünyaya neden sığmadığını
Ve
En sonunda bir metre karelik yere
nasıl sığmak zorunda kalacağını
Fark etmeli.

Şu çok geniş görünen dünyanın,
Ahirete nispetle
Anne karnı gibi olduğunu
Fark etmeli.

Henüz bebekken
Dünya benim! Dercesine
avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
ölürken de aynı avuçların
Her şeyi bırakıp gidiyorum işte!
Dercesine apaçık kaldığını
Ve kefenin cebinin bulunmadığını
Fark etmeli.

Baskın yeteneğini
Fark etmeli sonra.

Azrailin her an
sürpriz yapabileceğini,
nasıl yaşarsa
öyle öleceğini
Fark etmeli insan.

Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte
ama kendisinin
güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada
Yemek yediğini
Fark etmeli.

Yaratılmışların en güzeli olduğunu
Fark etmeli
Ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni
Dikenin hemen yanı başındaki
gülü fark etmeli.

Evinde kedi, köpek beslediği halde
çocuk sahibi olmaktan korkmanın
mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine seni çok seviyorum! Demenin
Mutluluk yolundaki müthiş gücünü
Fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin
Sadece üçünü giydiğini ama
Arka sokaktaki komşusunun
O beğenilmeyen gömleklere
muhtaç olduğunu fark etmeli.

Zenginliğin ve bereketin
Sofradayken önünde biriken
Ekmek kırıntılarını yemekte
gizlendiğini fark etmeli.

Annesinden doğarken
Tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve
aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini
Fark etmeli.

Fark etmeliyiz çok geç olmadan

Ömür dediğin
üç gündür,
dün geldi geçti
yarın meçhuldür

O halde
ömür dediğin
Bir gündür,
O da bugündür

Can Yücel

25 Nisan 2009 Cumartesi

SON AKŞAM YEMEĞİ.....İYİ,KÖTÜ....



İyilik nedir?.... Peki kötülük nedir?.....
Hemen hepimizin yaşadığımız olaylar sonucunda defalarca düşündüğümüz kavramlardır. Aslında ne kadar da göreceli kavramlardır. Yani başımıza bir olay geldiğinde, o olayı ister istemez kendi merceğimizden irdeler ve damgalayıveriririz "iyidir" ya da "kötüdür" diye.... Bu kavramlarla ilgili olarak çok hoş bir hikayeyi paylaşmak isterim;

Simyacının meşhur yazarı Paulo Coelho'dan nefis bir hikaye ...

Leonardo da Vinci; 'Son Aksam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedenindetasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceğ i birilerini aramaya başladı.
Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı....

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo; vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu.
Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo; yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Cünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı,başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği
resme geçiriyordu.. .
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş;
gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle
şöyle dedi:

'Ben bu resmi daha önce gördüm...'

'Ne zaman?'
diye sordu Leonardo da Vinci,
o da şaşırmıştı..

'Üç yıl önce' dedi adam..
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce...

O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'


İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...
Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...


Paulo Coelho

24 Nisan 2009 Cuma

Dünyanın tüm çocuklarına armağan edilen bayramın ardından gelen , çocukların duyarlılığı ile ilgili olan ve beni çok duygulandıran bir maili paylaşmak istedim.
"Bir dostum anlatmıştı. Bir tanıdıklarının evlerinde televizyon arıza yapmış. Gelen tamirci TV'nin arkasını açmış, birde bakmış ki bir sürü ekmek kırıntısı....Tabi kimin yaptığını hemen anlamışlar... Evin 4 yaşındaki yaramaz kızı . Bu olayla karşılaşan çoğu ailenin ilk tepkisi genellikle öfkeli davranışlar olur. Tamircinin yanında bağırıp çağrılmasa da daha sonra uygun(!) davranışlar gösterilir.Fakat anne öyle yapmamış, çocuğuyla konuşmuş ve neden yaptığını anlamaya çalışmış. Ve öğrendiklerinden sonra hüngür hüngür ağlamaya başlamış.
Çocuk, ekranda Afrika'daki aç çocukları gördükçe mutfaktan ekmek alıp, TV'nin açık bulduğu tek yerinden,arkasındaki ızgaralardan içeri atıyormuş...."