8 Nisan 2009 Çarşamba

PENCERE...;))
















Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırlarını asıyormuş. Kadın, kocasına;

- "Bak,çamaşırları yeterince temiz değil,çamaşır yıkamayı bilmiyor. Belki de doğru sabunu kullanmıyor" demiş.

Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylemeden kahvaltısına devam etmiş.

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah benzer yorumları yapmaya devam etmiş.
Bir ay kadar sonra,bir sabah, komşusunun çamaşırlarını tertemiz gören kadın çok şaşırmış,
- "Bak" demiş kocasına
- "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda. Kim öğretti çok merak ediyorum?"
-" Ben bu sabah biraz erken kalkıp pencerelerimizi sildim" diye gülümsiyerek cevap vermiş kocası.

Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve yargılamadan önce kendimize dönüp bakmamız ve iyi olanı görmeye hazır olup olmadığımızı sorgulamamız gerekmez mi?



PS. Yukarıdaki fotoğraf Sn. Haluk Özözlü'nün Yazı ve Fotoğraf Galerisi adlı sitesinden alınmıştır.

6 Nisan 2009 Pazartesi

NİYE BEN ????


"Niye ben?" diyen herkes için.....

Brenda, yamaç tırmanışları yapan genç bir kadındı. Bir gün bir grup tırmanışna katıldı. Grupla birlikte tırmanacakları yere geldiklerinde neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına.
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı,ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı duruken, yukarıda ipi tutan kişi bir anlık dalgınlıkla ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortalarıda bir yerlere düşüp kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içindeki Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca....Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allahım, sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki herbir taşı ve yaprağı bildiğin gibi,benim lensimin yerini de bilirsin. Onu bulmama yardım et."
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağıya indiklerinde, tırmanmak üzere oraya gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri;
- "aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı.
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre,lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yavaşça yürüdükçe, kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens,kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde, Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı;
"Allahım, bu nesneyi niye taşıdığımı bilmiyorum. Bunu yiyemem ve taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım."

BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM?
NİYE BEN? DEMEYELİM......

5 Nisan 2009 Pazar

AŞK OLSUN


Ta ilkokulda öğrenmiştim, ilkbahar ayları Mart-Nisan-Mayıstır. Evet martta sokaklarda gezerken bahar kokuları gelmeye başlar, havada bir bahar kokusu olur ama benim coğrafyamda bahar nisanda başlar...
Tüm ağaçlardaki pıtırcıklar büyüdü,açık yeşil minicik yapraklar gözümüzün önünde büyüyorlar, lalelerim açmış, sümbüllerim coşmuş, hercailer renk ahenk...
Kediler, köpekler birbirlerinin peşinde mırıl mırıl, cıvıl cıvıl, en güzel tüylerini çıkartmış serçeler, güvercinler ve hatta martılar bile cik cik, cak cak uçuşmakta....
Havada aşk kokusu var....varolan her canlı bu mevsimde daha bir coşkulu, daha bir taşkın...
AŞK OLSUN DİYORUM, TÜM YÜREKLERDE, TÜM DÜNYADA AŞK OLSUN....

3 Nisan 2009 Cuma

ÖZGÜRLÜK RESMİ























Babası İspanya'nın en ağır siyasi caezalarının verldiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi.
Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemiş ve oracıkta yırtmışlardı...
Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da :
- üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu? dedi.

Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:
-hımmm! ne güzel bir ağaç bu. Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?
Küçük kız babasıa eğilerek, sessizce şöyle dedi:
-Hişşt! o benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri

4 Mart 2009 Çarşamba

ZEİTGEİST- ZAMANIN RUHU


Çalışma hayatım boyunca hep bir emekli olsam bahçe içinde bir evim olsa, eksem, biçsem, çiçeklerle donatsam meyve ağaçlarım olsa, akşamüzerleri sulasam, mis gibi bahçemde bir çay demleyip dostlarımla bahçe sefası yapsam, ekmeğimi kendim yapsam, domatesimi, biberimi bahçemden toplasam, bahçemde bir kuyum olsa suyumu mis gibi içsem gibi hayallerim vardı.......
İstanbul'u çok seviyorum evet ama bu kırsal yaşam isteği de yabana atılır gibi değil. Bir kaç yıldır sevgilimin yazlığında bir nebze gideriyorum bu isteği ama misafir gibi 2-3 ay değil ben sürekli yaşamak istiyorum kırsalda.
Geçen hafta bir belgesel izledik. Dünyada yaşanan savaşların, terör olaylarının, kıtlığın, sefaletin nedenlerini belgeleri ile açıklıyordu. Savaşlar ve terör bir avuç insanın cebine daha çok para girsin diye yapılmış suni gündemlerdi. Sırf biraz daha zengin olma uğruna, tüm dünyaya hükmetme uğruna dünyanın kaynaklarını kendilerinde topluyor ve suni kıtlıklar yaratıyorlardı. Bolluk yazılarımda da yazdığım gibi dünyanın kaynakları sonsuz. Yaradan öyle büyük bir bollukla veriyor ki hiç bir ödeme yapmaksızın herşeye ulaşabiliriz aslında.
Belgeselin 2. bölümünde kurmak istedikleri bir projeden söz ediyorlar. "Venüs projesi" bu proje benim geçmişte yapmak istediğim bir yaşam tarzını öneriyor. Dünyayı kurtaracak olanın kaynak bazlı ekonomi olduğunu anlatıyor. Kurulmuş ve dayatılmış bu ekonomik sistemin içinden çıkmak ancak bu yollarla mümkün.
ÖZÜMÜZÜN SESİ her zaman doğruyu söylüyor aslında. İçimizden gelen kuvvetli dürtü her zaman O'nun doğru sesi. Bizi uyarıyor yine bizi korumak için...
Umuyorum herkes izler, umarım hepimiz uygulama fırsatı buluruz ve hep istediğimiz gibi bu güzel mavi dünyamız, bu evrenin gözbebeği barış ve sevgi içinde yaşamını sürdürür.....

2 Mart 2009 Pazartesi

"BİR GARİP ÖLDÜ DİYELER ... "ENCİNO COSTA"

Güzel yurdumun her köşesi bir kültür ve insan mozaiği...
24.02.2009 tarihli gazetelerde bir haber olarak çıkan bir yaşam ...
Kimbilir nerelerde kimler yaşıyor... Bir sokakta karşılaştığımız bazen selamlaştığımız, bazen bakıp geçtiğimiz, bazen sohbet ettiğimiz insanların, sıradan gördüğümüz insanların yaşam öyküleri hiç de sıradan olmuyor araştırıp inceleyince...
İŞTE HABER....

Meğer nasıl biriymiş!


Fatih'teki enkazda kalan piyanistin hayatı Hollywood filmi gibi





Fatih’te yaşadığı binanın altında kalan piyanist Encino Costa, İran Şahı’nın eşi Farah Pehlevi’nin gözdesiydi.

Encino Costa’nın yıkılıp altında kaldığı ev, piyanist kadar yaşlıydı. Fatih’te 1935 yapımı bir binanın çökmesiyle hayatını kaybeden İtalyan piyanist, 70 yaşındaydı. Piyanistin İstanbul’daki yaşamı 16 yıl önce eşinden ayrılıp Tahran’dan Türkiye’ye yerleşmesiyle başladı. Babası Mısırlı, annesi de İtalyan olan Costa’nın her ikisi de doktor olan kız ve erkek çocuğu ile eşi İran’da yaşıyor.

Costa, birçok tanınmış ailenin çocuğuna müzik ve yabancı dil dersleri veriyordu. Başta piyano ve klarnet olmak üzere birçok enstrüman da çalabilen Costa, İngilizce, İtalyanca ve Fransızca da biliyordu. Costa, komşularının gürültüsünden rahatsız olduğu için kulak tıkacı kullanıyordu. Komşularının da bu nedenle uyandıramadığı Costa’nın cesedi Adli Tıp Kurumu’nda bekletiliyor. Ailesi’nden veya dostlarından birileri sahip çıkmadığı takdirde, Costa kimsesizler mezarlığına gömülecek.

İran’ın ilk talk şovcusu

Encino Costa’yı çok iyi tanıyanlardan ve çocukları da Costa’dan piyano dersi alan Ali Nusret de, Costa’nın İran’da ilk talk şov yapan insanlardan olduğunu kaydederek şunları söyledi: “Costa, İran’dayken çalıştığı lokale son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin karısı Farah Pehlevi sürekli gidermiş. Costa ölmeden bunu hep anlatırdı bize. Farah Pehlevi onu çok severmiş ve bundan dolayı Encino’nun çaldığı geceler o da dinlemeye gidermiş. Devrimden önce ilk talk şovculardan olduğunu da sürekli anlatırdı bize.”

Batı müziği yasaklanınca

Encino Costa’nın piyano dersi verdiği Seda ve Ali Nusret de İran Devrimi sırasında hem ailevi nedenlerden hem de rejim değişikliğinden dolayı İstanbul’a geldiğini söyledi. Nusret, şunları söyledi: “Encino Costa Mısır’da büyüdü. Orada bir dönem bir grubu da oldu. Ardından Seyahat Gemileri’nde çalmaya başladı. Devrimden bir süre önce İran’a yerleşip, orada yaşamaya başladı. İran’dan ayrılmasının nedeni hem İran’da batı müziğinin yasaklanması hem de ailevi sorunlardı.”

Günlüğünde evin yıkılacağı yazıyordu

COSTA’NIN en sevdiği uğraşlarından biri de günlük tutmaktı. İşte Costa’nın 30 Aralık 2002 tarihinde günlüğüne yazdığı ifadeler: “Nasılsın? İyi misin? Ben pek iyi değilim. Çünkü uykum rahatsız. Şey!.. Beni çok uyandırıyorlar komşularım gürültüyle. Onların 3 tane üçlü koltukları var. Her gece onlar yatarken, üçlük koltuğu açarlarken bir deprem oluyor gibi. Bina sallanmaya başlıyor ve ben 1 buçuk civarında yatağımdan fırlıyorum. Midem bulanıyor ve başım bütün vücudum ağrıyor. Uyumak zorundayım...”

GAZETE VATAN/ KENAN BUTAKIN HABERİ

Yaradanın rahmeti sonsuzdur...
Rahmetler üzerine olsun....
Vatan toprağında huzurla yatsın....

1 Mart 2009 Pazar

ADANMIŞ BİR YAŞAMA SAYGILARIMLA " TÜRKAN SAYLAN"

Daha önce yazdığım bir yazıyı tekrar alıyorum bloguma, onun aziz hatırasına saygılarımla....

İnternet arama motorlarında aradığımızda hakkında yüzlerce haber, bilgi bulabileceğimiz bir bilim insanı Türkan Saylan.
Adının başında profesör doktor ünvanı var ama o pek çok profesörden çok farklı bir yaşam yolu seçmiş kendisine. Yaşam amacı EĞİTİM. Diyor ki;
"Türkiye'de terörün önlenmesi, açlığın, sefaletin, işsizliğin giderilmesi konusunda kız çocuklarının eğitiminin yüzde yüz katkısı olacaktır."
Gencecik bir doktor olma yolundayken staj için gittiği hastanede cüzzamlı insanların tedavileri için hiçbir şey yapılmadığını,tecrit edilmelerini görüp kahrolmuş ve doktor çıkar çıkmaz bu konuda paçalarını sıvayıp, köy köy gezerek yaptığı taramalar, tespitler ve tedavilerle 10 yıl içinde ülkedeki cüzzam hastalığına dur demiş ve bunu başarmış bir bilim insanı. Ve bu nedenle kendisine uluslararası Gandhi ödülü verilmiş.
Yaşamına baktığımızda yüzlerce ödülü var ama bu ödüller onun için cebindeki mendiller gibi.
o habire didinerek okutulmayan kız çocuklarını okutabilmek için çabalıyor. Burslar veriyor, yurtlar, okullar açıyor, çalışıyor, çabalıyor ve her okutabildiği kız çocuğundan haber aldığında mutlu oluyor. Şu ana kadar 36.000 kız çocuğu onun ve kurucusu olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Vakfının sayesinde eğitim olanağına kavuştu. Bu rakam bir ülke için küçük görünebilir ama bir kişinin çabalarıyla yapılmış ise çok büyük bir rakamdır. Ve o kızların aileleriyle, çevreleriyle, hayata atıldıklarında yapacaklarıyla katlanarak büyüyecektir.
Son olarak Vehbi Koç Vakfı Ödülü olan 100.000 Doları, aldığı gün eğitim vakfına aktarmış ve okutabileceği kız çocukları düşüncesi onu daha da mutlu etmiştir.
Yakalandığı kanser hastalığının vücudunda yayılması bile umurunda değildir. Bu konuda yaptığı bir söyleşide "Daha ölemem, yapacak çok işim var" diyebilmiş bir insandır.
Doktorluğunun önünde gelen vasıfları insanlığı, vicdanı, yurtseverliğidir. O bir anne sevgisiyle vatanın evlatlarını kollayan, kucaklayan, okutan, eğiten, adam olmaları için uğraşan özel bir varlıktır.
O bu vatanın en kutsal annelerinden birisidir. O bu vatanın kutsal değerlerini evlatlarına aktarabilen gerçek bir vatansever, laik, cumhuriyetçi bilim insanıdır.
Kendisine tüm kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunarım.....